Herkese yeniden merhaba! Sinemaların genelde boş geçen yaz haftalarına Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi güneş gibi doğmuştu. Üzerine Örümcek Adam: Yepyeni Bir Gün eklenince salonlar iyice doldu taştı. Dünyada her iki film de gişede birer milyar doları aşmışken, ülkemizdeki ilgi de bu eğilime paralel görünüyor. Bir aydır gösterimde olan Nolan filmi kabaca 1,3 milyon, iki haftadır gösterimde olan yeni Örümcek Adam ise 1,6 milyon seyirciye ulaşmış.1 Önceki filmleri ve genel olarak Marvel evrenini iyi bilmediğim için vizyonda Örümcek Adam’ı izlemedim ama salonların yazın bu şekilde dolmasına çok seviniyorum. Fakat bir şikâyetim var: Her iki film o kadar çok salonda gösteriliyor ki, iki haftadır ilgimi çeken başka hiçbir filme yer kalmadı. Bugün gösterime giren Oak Caddesi’nin Sonu ile bu bekleyiş sona eriyor. David Robert Mitchell’ın yazıp yönettiği ve konusu son derece saçma olmakla beraber çok eğlenceli görünen bu dinozor filminin fragmanını buradan izleyebilirsiniz. Oak Caddesi’nin Sonu, bu yıl izleyeceğimiz dördüncü Anne Hathaway filmi, popüler oyuncu için oldukça verimli bir sezon.

Bu hafta ekranda Sineklerin Tanrısı’nın mini dizi uyarlamasını izledim. Romanın diğer uyarlamalarına da göz attım. Ayrıca bu yazıda, yaz sezonunda öne çıkan polisiye dizi Furious üzerine notlarım da var.
“Gözlüklerim olmadan göremem ki”
“Do you have stories about how kids really are?”
– Stephen King
William Golding’in sevilen romanı Sineklerin Tanrısı’nın mini dizi uyarlaması ülkemizde bir süredir ekranda. Takip edebildiğim kadarıyla BBC yapımı dizi, ABD’de gösterim haklarını Netflix alınca daha çok izlendi ve üzerine daha çok konuşuldu. Bu hafta ben de izleme fırsatı buldum. Aslında mini dizi dalında Emmy adayları arasına girebileceği söyleniyordu. İzledikten sonra aday gösterilmeyişini çok saçma buldum, en azından çocuk oyuncuların müthiş performansı nedeniyle göz ardı edilmemeliydi. Yalnızca ses tasarımı üzerine iki teknik adaylıkla yetinilmiş. Gerek bir uyarlama gerekse prodüksiyon olarak son derece başarılı olan yapımı özellikle edebiyatseverler mutlaka sevecektir.
Sineklerin Tanrısı’nı okumayan kalmış mıdır? Kitabın büyük bir hayranı olan yazar Stephen King, dizi hakkında şöyle bir twit atmıştı, o da çok beğenmiş. King, elbette çok iyi bir hikâye anlatıcısı olduğu için kitapla tanıştığı günü de çok güzel aktarmış. Çocukluğunu geçirdiği 1960’lar kasabasında, okuduğu romanlardaki çocukları özellikle Başkan Kennedy suikastından sonraki karamsar günlerde pek inandırıcı bulmamaya başlamıştır. Kasabaya ayda bir uğrayan gezici kütüphanede çocuk ve gençlik raflarını karıştırırken görevli ona nasıl bir kitap aradığını sorar. 12 yaşındaki King, biraz düşünüp “Çocukların gerçekte nasıl olduklarına dair hikâyeleriniz var mı?” der. Görevli, yetişkin kitapları bölümünden ona Sineklerin Tanrısı’nı getirir ve soran olursa kitabı King’e onun vermediğini, kendisinin bulduğunu söylemesini tembihler.
Sineklerin Tanrısı’nın ikinci yarısını bir öğleden sonra okuyup bitirdim; gözlerim faltaşı gibi açılmış, kalbim güm güm atıyor, düşünmüyorum, sadece içime çekiyorum. Oysa o günden beri bu roman üstüne düşünüyorum, elli yılı geçti.2
Robinson Crusoe’dan (1719) bu yana Batı edebiyatının sevilen mekânı ıssız adalar, çocuklar için üreten yazarların da uğrak yeri. Çocukken hem Mercan Adası’nı (1857) hem de İki Yıl Okul Tatili’ni (1888) merakla okumuştum. Hatta Jules Verne’in romanına sıkıldıkça baştan başlardım. Gerçi fikrimce bu, iki yıl okul tatili yapmak isteyişimle ilgili bir tutkuydu, ıssız bir adaya düşsem de hiç mühim değildi, yeter ki okul olmasın. Günlerden bir gün babam elinde Sineklerin Tanrısı’yla çıkageldi. Üzerinde yazarın 1983 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığına dair bir ifade olan kitabı hemen heyecanla okumaya başladım. Mavi ciltli Milliyet Yayınları’nın Nobel’cilerden Çocuk Hikâyeleri dışında Nobel diye bir ödül olduğunu ilk kez (şu an yayınevini hatırlayamadığım) bu kitabın kapağında görmüştüm. Heyhat! Her kitabı en az iki defa okuduğum çocukluğum boyunca elime alıp da bitiremediğim tek roman Sineklerin Tanrısı olacaktı. Bu da neyin nesiydi? Kitabı son derece karamsar bulmuş ve hiç sevmemiştim. Çocukların gerçekte nasıl davrandığından bana neydi, zaten her gün onların içinde yaşıyordum. Oradan kaçabilmek için bana Küçük Prenses gibi pembe, Tom Sawyer’ın Maceraları gibi muzip, İki Yıl Okul Tatili gibi uslu hikâyeler gerekiyordu. Belki de Stephen King, fanteziyi olabilecek en inandırıcı şekliyle kurabilen popüler bir yazar olmasını, çocukken metinlerde gerçekliğin inandırıcı bir temsilinin peşine düşmesine borçludur.
Oxford mezunu bir öğretmen olan William Golding (1911-1993), kendi çocuklarına okuduğu R. M. Ballantyne’ın Mercan Adası’nda öne çıkan Hıristiyan öğretilerinden ve sömürgeci düşlerden sıkılıp çocukların gerçekte nasıl davrandığı üzerine bir roman kaleme almaya karar verir. İkinci Dünya Savaşı’na katılmış ve sonuçlarına tanıklık etmiştir. 1950’lerde Soğuk Savaş’ın da etkisiyle nükleer savaş tehdidi vardır. 1954’te yayımlanan roman, bir grup erkek çocuğun nükleer bir yok oluşun eşiğinde kendilerini buldukları ıssız bir adada hayatta kalmaya çalışırken ikiye bölünmelerini anlatır. Grupların biri gitgide vahşileşecektir. Dört bölümden oluşan son mini dizi uyarlaması oldukça yetkin, büyük bir zevkle izleniyor. Fakat romanın çocukluğumda bende uyandırdığı duyguya denk gelecek şekilde, adanın bitki örtüsünden fışkıran binbir renkteki coşkuya rağmen oldukça iç karartıcı bir yapım. Yaratıcısı, Netflix için Enola Holmes’ları ve son olarak büyük ses getiren mini dizi Adolescence’ı kaleme alan Jack Thorne. Dizinin tüm bölümlerini Marc Munden yönetmiş. Fakat özellikle Mark Wolf’un görüntü yönetimi beni çarptı. Burada kendisiyle yapılmış bir söyleşi var. Bir ekran yapımında pek çok sahnede balıkgözü lens kullanılması ilginçti. Büyük bir sıkışmışlık hissi uyandırıyor. İzleyici aslında bundan pek hoşlanmamış, bense cesur bir tercih olarak değerlendirdim. Bu vesileyle romanın 1960’larda yapılan ilk film uyarlamasını da izleme fırsatı buldum. Rivayete göre filmi Golding de beğenmiş. Her iki yapımda da Piggy’ye hayat veren oyuncular (1963’te Hugh Edwards ve 2026’da David McKenna) gözlüklü bilmiş karakteri dünya tatlısı kanlı canlı bir insana çeviriyorlar. Döneminde seyirciyle ilk kez Cannes’da buluşan filmin özellikle açılış sekansı çok ilgimi çekti; belgesel nitelikli görseller kullanılmış. Yönetmeni tiyatro kökenli İngiliz Peter Brook.
Romanın, yönetmenliğini Harry Hook’un yaptığı 1990 tarihli daha serbest bir uyarlaması da var. Fragmanı burada. Bu uyarlamada çocukların hepsi Amerikalı ve askeri okul öğrencisi. Adaya düştüklerinde yanlarında bir de hasta yetişkin bulunuyor. Piggy karakteri ise biraz geri planda kalmış. Bu filmin, anlatısı kaynak metnin özünden sapmalar içerse de teknik olarak başarılı olduğunu düşündüm. Benim için asıl öne çıkan yönü ise Fransız besteci Philippe Sarde’ın bestelediği film müzikleri oldu.
Sineklerin Tanrısı, çok okunan bir metin olmakla beraber İngilizce olarak sadece iki kez filme çekilmiş. Romanın anavatanından çıkan nitelikli mini dizi, edebiyat uyarlamaları açısından çıtayı benim için yukarı çekmiş oldu.
Başrolde kadınlar var
Geçmişte polisiyelerde genelde morgda sedyede yatan ceset rolünde ya da dedektifi ayartan femme fatale rolünde olan kadınlar, dedektif ve katil olarak artık daha sık karşımıza çıkmaya başladı. Hulu yapımı Furious da bunlardan biri. Bu yazın benim için sürpriz dizisi, bir kadın seri katilin hikâyesini anlatıyor. Yüzünü gizlemek için çaba sarf eden Catherine (Lola Petticrew), uyuşturucu ilaç enjekte ettiği erkek kurbanını öldürür. Eski New York polis teşkilatı dedektifi, yeni çaylak FBI ajanı Alice (Shameless’tan hatırlayacağınız Emmy Rossum) vakayı incelemek üzere emniyet birimleri tarafından eski ekibine çağrılır. Ancak Alice’in teşkilattan ayrılıp FBI ajanı olmaya karar vermesi, aslında basit bir kariyer tercihinden daha fazlasıdır. Vakayı araştırmaya başlayan genç kadının yolu, FBI’da çocuklara karşı işlenen suçlardan sorumlu amir Nora’yla (Quincy Tyler Bernstine) kesişecektir.
Yaratıcısı Elizabeth Meriweather (The Dropout, Dying for Sex) olan Furious’ta yan rollerde Scoot McNairy ile Jack Lacy de yer alıyor. Hikâye ve karakter gelişimini bütünlüklü bulduğum ilk beş bölümü ufak tefek kurgu hataları olmasına rağmen, oyuncuların yorumlarını bazen abartılı bulsam da hiç önemsemeden merakla izledim. Dizinin benzerlerinden farkı nedir diye soracak olursanız, bana kadın bakış açısını öne çıkarmasıyla çok dikkat çekici geldi. Meseleler bir biçimde kadınlara yönelik fiziksel ve cinsel şiddete bağlanıyor ve her şeyi kadınların gözünden çözümlüyoruz. Dizinin tipografik açılış jeneriği de ayrıca göz dolduruyor. Sekiz bölüm sürecekmiş, normalde tüm sezon bitince konu etmeyi tercih ederdim ama sabırsız davrandım. Bence polisiye sevenler ve ekranda farklı bir iş görmek isteyenler kaçırmamalı. Adının neden furious (kızgınlıktan deliye dönmüş) olduğunu henüz çözemedim, izleyenler varsa fikirlerini bekliyorum.
Bu hafta izlediklerim üzerine notlarım burada sona eriyor. Sabrınız için çok teşekkür ederim. İyi hafta sonları dileklerimle!
Geçen hafta Mad Men efsanesine ve bazı bölümlerinde konu edilen 1960’lı yılların filmlerine; Bye Bye Birdie, Garsoniyer ve Rosemary’nin Bebeği’ne göz atmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.
Bu hafta bunlardan söz ettim: Furious - dizi - 2016 (Disney+) | Lord of the Flies - mini dizi - 2026 (TOD-bein) | Lord of the Flies - Harry Hook - 1990 (Prime) | Lord of the Flies - Peter Brook - 1963
Bu verileri Box Office Türkiye’den aldım.
Çeviri bana aittir. Alıntılar ve King’in kitabı nasıl keşfettiğini anlattığı anıları için bkz. Stephen King, “Introduction”, William Golding, Lord of the Flies, Penguin Classics, 2016 (e-kitap edisyonu). King’in giriş yazısı 2011 tarihli. Sineklerin Tanrısı Türkçede İş Kültür yayını olarak Mîna Urgan çevirisiyle bulunabiliyor.



Sineklerin Tanrısı kitabından çok keyif almıştım ama okuyalı belki 15 yıl olmuştur, yeniden okuma vakti gelmiş. Diziyi de TOD'da izleme listeme ekledim, hanıma söyleyeyim de izleyelim.
Çocuklar için fazla travmatik bir kitap aslında, ama hepimiz okumuşuz bir şekilde. Bir daha ne okurum ne de dizisini izlerim sanırım. Ah canım Domuzcuk!