"Yine de mavidir Odysseus'un destanı"
Bu yolculuk bana göre değilmiş - Dönüş, söylendiği kadar etkileyici - Ulysses, 1954'te de eve bir türlü dönemiyor
Herkese yeniden merhaba! Her cuma sinemada ya da ekranda izlediklerim üzerine notlarım burada yayımlanıyor, aramıza yeni katılanlara abone oldukları için çok teşekkür ederim 💙 Bu hafta her mecrada Christopher Nolan’ın Odysseia uyarlaması konuşuldu, ben de elbette soluğu sinemada aldım. Bir Odyssey yetmez diyerek ekranda yakın dönemden bir başka uyarlamayı, Uberto Pasolini’nin Dönüş’ünü izledim. Eskilere göz atarken 1954 tarihli Ulysses de dikkatimi çekti.
Bitmek bitmeyen bir yolculuk
Odysseia’nın Ahmet Cevat Emre’nin (Fransızcadan) yaptığı 1941’de yayımlanan ilk Türkçe çevirisine Yakup Kadri çok heyecanlı bir önsöz yazmış:
Homeros’un güzel dilimize bu ilk tercümesi için şu satırları yazarken kalemim elimde titremektedir. Kendimi “Güzellik” denilen yegâne hakikatin tâ ilk kaynağı başında hissediyorum ve bu tanrısal pınarın bütün tazeliği, bütün serinliği vücudümü kaplamışçasına ürpermeler içinde kalıyorum.1
Yakup Kadri, son uyarlamayı izlese acaba ne düşünürdü? Bence tanrıların nereye kaybolduğunu merak ederdi. İngilizceye ilk kez 17. yüzyılda çevrilen metne 19. yüzyılda Osmanlı’da ilgi başladıysa da bütünüyle Türkçeleşmesi için Cumhuriyet kadrolarının tarih sahnesine çıkması gerekmiş. Eski Yunancadan yapılan ilk çeviri ise malumunuz Azra Erhat ile A. Kadir çevirisidir ve sene 1958’dir. Ercan Akyol’un şu yazısından Emily Wilson’ın İngilizce çevirisinin ilk yayımlandığında çokça tartışılmış olduğunu öğrendim. Nolan da uyarlamada bu kaynağı kullanmış.2 Biz henüz maalesef çevirileri pek tartışamıyoruz, birden çok çevirinin var olabildiğine sevinme aşamasındayız. Ne mutlu ki, destanın son uyarlamasını yüzlerce yıl beklemek zorunda kalmadık ve film dünyayla aynı anda karasularımıza demir attı. “Çok akıllı” Odysseus tarihte kim bilir kaçıncı kez, bu sefer Nolan’ın bakış açısıyla İthaka’ya vardı. Bu haftaki yazının başlığını Azra Erhat’ın A. Kadir’le yaptığı Odysseia çevirisindeki giriş notlarından aldım.3 Ege’ye bakınca her taşın altından ya bir filozof ya da bir tanrı(ça) çıktığından olacak, Mavi Anadolucular Odysseus’la akraba hissetmişler. Bence Brad Pitt’in gözleri kadar masmavi Truva’yı beğenirlerdi de Nolan’ın kahramanının kapkara denizlerde yol aldığını görselerdi şaşkına dönerlerdi. Filmi izleyince, böyle bir tercihin özellikle yapıldığını, bu renk paletiyle ve karanlık bir filmle polymetis Odysseus’tan 250 milyon dolarlık bir neo-Batman yaratılmak istendiğini düşündüm. Oysa platformlarda yeterince süper kahraman filmi mevcut – neyse. Âdet yerini bulsun diye The Odyssey’in konusunu özetleyeyim: Uzun yıllar süren Truva Savaşı’nın kahramanı Odysseus, adamlarıyla beraber ülkesi İthaka’ya geri dönmeye çalışmaktadır. Bu sırada evini karısı Penelope’nin talipleri işgal etmiştir. Penelope, tezgâhındaki işi dokumayı bitirince içlerinden biriyle evleneceğini söylemiştir. Fakat gündüzleri dokuduğunu geceleri geri sökmektedir.

Ne yalan söyleyeyim, filmle ilgili karmaşık düşüncelere sahibim. Gerçekten çok emek harcanmış yüksek bütçeli bir yapım. Devasa setler, görkemli kostümler, pratik efektler, yıldız oyuncular… Yok yok. Fakat bu yaldızlı kapağı kaldırıp daha derinlemesine bakmaya da pek gelmiyor. Filmi IMAX formatında izleyemedim, bence normal salonda da görsel olarak doyurucuydu. Özellikle yolculuğun denizde geçen kısımları ile geri dönüşlerde Truva Savaşı’nın anlatıldığı anları etkileyici buldum. Görüntü yönetimini Hoyte van Hoytema yapmış, bu sezon ödüllerin favorisi olacaktır. Bazı prodüksiyon tercihleri ise bana gerçekten tuhaf geldi. Örneğin gemiler çok inandırıcıydı ama cilalı Truva atı pek sırıtıyordu. Anlaşılan bildik ahşap Truva atı temsillerinden farklı bir tasarım ortaya konmak istenmiş, iyi de neden?
Filmde ilginç bulduğum bir detay var. M.S. üçüncü binyılda yaşayan biz faniler zihnimizi geri dönüşsüz biçimde yazı teknolojilerine teslim etmişiz. Oysa M.Ö. sekizinci yüzyılda kanepeye uzanıp destan okuyan kimse yoktu. Sözlü kültür çağlarında metinler okunarak değil, ritmik şarkı formunda dinlenerek tüketiliyordu.4 Homeros, bu sözlü anlatıların atfedildiği biridir aslında, hatta yaşayıp yaşamadığına dair uzun soluklu tartışmalar araştırmacıları meşgul etmiştir. Bir noktada kulaktan kulağa dolaşanlar yazıya geçirilip sabitlenmiş ve yazılı kültürün kanonik metinlerine dönüşmüştür. Nolan, işte bu sözlü kültür unsurunu filme katmak istemiş, çağımızın hikâye anlatıcılarından hiphop yıldızı Travis Scott’u kadroya “ozan” (bard) olarak dahil etmiş. Ne yazık ki Scott’un rolü çok kısaydı, neden filmde olduğuna dair olumsuz eleştirilere de rastladım, herhalde bu gönderme seyirciye geçmedi. Ludwig Göransson imzalı film müziklerini de cesur buldum. Filmden bağımsız olarak dinlemesi zor bir albüm olsa da eski enstrümanlar kullanılması çok ilginç. Burada küçük bir video var. Yazılar akmaya başlar başlamaz salondan fırlama alışkanlığı olanlar için filmin etkileyici kapanış şarkısını aşağı bırakıyorum.
Senaryoya gelince; böyle uzun bir metinden çağdaş (Anglosakson) seyirciye hitap edecek bütünlüklü bir film çıkarmak kolay değil. Sinema tanrılarını gücendirmek istemem ama Memento ve Insomnia’dan sonra hiçbir Nolan filmini heyecanla izlemedim, hatta Tenet’i hiç görmedim. İlk filmi Following’i de yakın zamanda izledim. Aslında Batman üçlemesini ilginç bulurum ama keşke Nolan o sade sinema anlayışını devam ettirebilseymiş. İzlediğim bazı yapımlarında (Inception, Interstellar, Oppenheimer) üç saate bir sürü yer, olay, kişi ve mekân sıkıştırıyor. Bu bakımdan karmakarışık Odysseia aslında tam Nolan’ın dişine göre bir metin, yönetmen dilediği kadar olayı senaryoya yığma fırsatı bulmuş. Yine de izlerken Zeus’un Olympos’tan “Bunu biraz kesse miydiniz Hristoforos?” diye seslendiğini duyar gibi oldum. Açıkçası popüler bir uyarlamanın, metinleri hiç bilmeyen kişiler için de anlaşılabilir olması gerektiğini düşünüyorum. Oysa Nolan, kaynak metindeki tanrıları dışta bırakır ya da dünyevileştirirken bence akışta bazı boşluklar oluşmuş; bu bakımdan The Odyssey bana karmaşık geldi, önceden çalışmasaydım anlamakta zorlanırdım. Oysa ne uyarlamalar gördük, kaynak metin ayrı güzeldir, film ayrı. Bu açıdan filmde aslen aksiyona ağırlık verildiğini düşündüm. Böylelikle Odysseus da sıradan bir savaşçıya dönüşmüş. Bunun ne kadarı Matt Damon’ın yorumuyla ilgili, ne kadarı Nolan’ın yarattığı karakter, emin olamıyorum. Oyuncu kadrosunu da fazla “ünlü” buldum. Bu kadar büyük bütçeli bir filmde az tanınan kişilere ışıldama şansı neden verilmemiş? Kaldı ki bazı oyuncuların yorumları bana gerçekten hitap etmedi. Bunlar önceden sosyal medyanın içi boş tartışmalarla meşgul olduğu Lupita Nyong’o (Helen) ya da Elliot Page (Sinon) değil, aksine ikisi de rol aldıkları kısa süreleri başarıyla dolduruyor. Zendaya (Athena) da öyle. Öte yandan başrolde Matt Damon yavan, Anne Hathaway (Penelope) abartılı, Robert Pattinson (Antinous) ise çizgi romanlardan fırlamış gibi duran tek boyutlu bir “kötü adam”… Tom Holland’ı (Telemakhos) halen unutmaya çalışıyorum. Benny Safdie tercihi ise içkili bir Hollywood akşamında “Abi, Agamemnon’u ben oynasam diyorum, süper olmaz mı ya” şeklinde alınmış bir karar enerjisi veriyor. Karikatürize etmeden duramadım, o derece ruhsuz bir Darth Vader taklidiydi.
Bu kadar konuşulan bir filmin, kaynak metinlerin kanonik olmadığı ülkemizde genç seyirciler için destanlara ve mitolojiye ilgiyi artırabileceğini düşünüyorum, bu bakımdan hakkını teslim etmek gerek. İnsanlık tarihinin bu değerli yapıtlarının popüler kültürde kendine yer bulması bile bir mucize. The Odyssey bu yıl ödül sezonunda da çok konuşulacaktır, özellikle teknik adaylıklarda yeri garanti. Bana çok coşku vermediyse de sonuçta bu gişe filmini ben de hoşça vakit geçirmek için izledim. Aslında Odysseus’un maceralarını ozanlardan heyecanla dinleyen eski zaman insanlarından ne farkım var? Yine de The Odyssey için “başyapıt” vb. ifadeler havada uçuşmaya başlayınca Poseidon’a sığınarak başka limanlara yelken açtım. Bu gürültü sona erip de ileride film ekrana geldiğinde farklı bir gözle tekrar izlemek en iyisi.
Başka bir Odysseia uyarlaması
Daha sofistike bir Odysseus görmek isteyenler, Dönüş’ü mutlaka izlemeli. Seyirciyle ilk kez 2024’te Toronto’da buluşan bu filmi ülkemizde gösterime girdiğinde kaçırmıştım. Ekranda izlemek için yeni uyarlamayı bekledim. Dönüş’ü Nolan filmi bağlamında Burak Göral, Twitter’da hatırlatmıştı, ardından övgüyle söz eden başkaları da oldu. Öyle olunca daha da merak ettim. Bu nitelikli yapım, Odysseus’un (Ralph Fiennes) yaşlı bir adam olarak İthaka’ya döndüğü günü konu ediyor. Penelope’yi, İngiliz Hasta’dan bu yana bir filmde Fiennes’le ilk kez buluşan Juliette Binoche canlandırıyor.
Kısa Türkçe altyazılı fragman da burada. Sılaya dönüş (nostos), Odysseia’nın en önemli izleklerinden biri. Kendi adımla ilgili olmasına rağmen dönmek, hayatta üzerinde çok da durduğum bir konu değildir, ben daha ilerlemeci bir kişiyim galiba, geride bırakmayı seviyorum. Bu yorumda Odysseus, o zorlu dönüşü bir doğum süreci gibi yaşıyor. Başlarda çok yavaş olan film, kahramanın sarayda taliplerle mücadele ettiği kısımlarda hızlanıyor. Görece düşük bütçeli olmasına rağmen (20 milyon dolar) prodüksiyon olarak Dönüş bana hiç basit gelmedi, aksine filmi son derece güçlü buldum. İki namlı başrol oyuncusunun yanı sıra Antinous rolünde Marwan Kenzari de dikkat çekici. Ağırlıkla Yunanistan’ın Korfu adasında çekilen filmin yönetmeni Uberto Pasolini, daha çok yapımcı kimliğiyle tanınmış, hatta döneminde çok ses getiren Anadan Doğma’nın da (1997) fikir babasıymış. Başka filmlerine erişebilirsem mutlaka izleyeceğim. Gece gündüz Odysseia’nın çözümlendiği geçtiğimiz hafta The Odyssey ile Dönüş’ü peş peşe görmek bana Hollywood ve Avrupa’nın yakın dönemdeki farklı sinema anlayışları üzerine bir kez daha düşünme fırsatı sağladı.
“Ulysses” diye de bilirdik
Nolan, kahramanın adını, destanın yazıya geçirildiği eski Yunancada olduğu gibi Odysseus olarak bırakmış. Geçmişte kendileri Latince “Ulysses” diye de çağrılırdı. Bilindiği üzere James Joyce’un başyapıtı da bir modern çeşitlemedir ve başlığı böyledir. (Nolan bu romanı da uyarlamaya karar verirse seyreyle gümbürtüyü.) Wikipedia karıştırırken varlığından haberdar olduğum 1954 tarihli Ponti-De Laurentiis yapımı uyarlama da Ulysses adını taşıyor. Bu sefer kahramanımızı Kirk Douglas canlandırıyor. Mario Camerini’nin yönettiği filmde Ulysses, yine bildik yolculuğuna çıkıyor.
72 yıllık olmasına karşın keyifle izlenen bu filmde Ulysses, destandaki karakterin hakkını verircesine kurnaz, akıllı ve çapkın. Penelope rolündeki İtalyan oyuncu Silvana Mangano, aynı zamanda Kirke’yi de canlandırıyor, bu fikri çok sevdim. Antinous rolünde ise efsane Anthony Quinn var.

İlginç bir şekilde Ulysses’te mağaradaki Tepegöz macerası Nolan’ınkinden çok daha iyi anlaşılıyor, zaten senaryo da genel olarak daha bütünlüklü. Wikipedia’dan öğrendiğime göre, filmde senaryo doktoru olarak İtalyan yazar Alberto Moravia da görev almış. Hatta bu çalışmadaki tecrübesini Küçümseme’de kullanmış ve bu roman Jean-Luc Godard’ın Le Mépris filmine kaynaklık etmiş. Yan bir hikâye olarak yönetmen Fritz Lang’in kendisini oynadığı ve bir Odysseia uyarlaması çekmeye çalıştığı bu filmi henüz görme fırsatı bulamadım ama ilk fırsatta izleyeceğim. Fragmanı burada. Klasiklerin pek çoğu gibi Ulysses de herhangi bir platformda yer almıyor, ben YouTube’da buldum, ne yazık ki telif hakları hak getire. Umarım MUBI yakında bir Odysseia seçkisi yapar ve ilişkili ilginç filmleri göstermeye başlar.

Bu haftaki notlarım burada sona eriyor, okuduğunuz için çok teşekkürler. Acaba sizler Christopher Nolan’ın son filmini izleyebildiniz mi? Yorumlarınızı bekliyorum. Hepimiz için harika bir hafta sonu olsun!
Geçen hafta Şili filmi Dalga’dan hareketle cinsel şiddet hikâyelerini farklı bir bakışla işleyen filmler üzerine düşünmüştüm. Buradan okuyabilirsiniz.
Bu hafta bunlardan söz ettim: Le Mépris - Jean-Luc Godard - 1963 / The Odyssey - Christopher Nolan - 2026 (gösterimde) / The Return (Dönüş) - Uberto Pasolini - 2024 (TV Plus ve TOD/bein) / Troy - Wolfgang Petersen - 2004 (Prime ve HBO Max) / Ulysses - Mario Camerini - 1954
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Önsöz”, Homeros, Odysseia, çev. Ahmet Cevat Emre, Varlık Yayınevi, 1957, s. 6.
Bu dipnotu 28.07.2026’da ekledim. Ben bu yazıyı yayımladıktan sonra film hakkında Emily Wilson da yazdı. Buradan okuyabilirsiniz.
“Masal ile Gerçek”, Odysseia, çev. Azra Erhat, A. Kadir, İş Kültür, 2026, s. xxviii.
Bu bilgiler için bkz. şu muhteşem kitap, Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür, çev. Sema Postacıoğlu Banon, Metis, 2024.



Zendaya'nın rolü alma hikayesi öyle saçma ki, "gel, eksik kalma" gibisinden :) Mia Goth'u bile gördüm. Bir zananlar Christmss filmleri çekilirdi bir sürü ünlü doluşturup, ona benziyor. Biz Interstellar'ı 50. kez izlemeye devam.
edilmesini bile cok az kisinin basarabilecegini dusunuyorum. Oyle olsa metin anonim, onlarca film cikardi. Bultende onerdigin 'RETURN' u de izledim, acikcasi basarili bulmadim. Bilemiyorum, belki ben daha ihtisamli, Holywoodvari aktarimlari seviyorum. Size katildigim iki nokta, Jpnathan'dan ayrildiktan sonra senaryo gucunde bir miktar azalma oldugu ve bu filmdeki bazi aktorlerin siritmasi. Onun disinda her yonetmen metne kendi yorumunu ve dokunusunu fazlasiyla yapar, 'o niye yok bu niye boyle islendi' yorumlari yapildi cok, densiz ve yersiz buluyorum. Sirenler'i cok cok guzel islemis bence, bu yorumu cok begendim. Tepegoz kismi daha iyi aktarilabilirdi, gereginden fazla uzatilmis da buldum. Fakat genel olarak destana psikolojik incelemesi bakimindan farkli bir yonden yaklasmis olsa da ben genel olarak cok basarili buldum. 2 saat 50 dakikalik bir filmde biran olsun dikkat dagilmadan, sikilmadan izletmeyi basarmak herkesin harci degil. Butun filmografisine hakim biri olarak -following dahil- en az begendigim filmleri tenet, dunkirk ve oppenheimer olmustu. Ki onlarda bile yapilmayani yapmaya calistigi ozgun, cesur tarzini takdir ediyorum. Standardin disina cikabilmek cesaret ister. Inception, memento ve prestige ise defalarca izlenecek basyapitlar benim gozumde. Eyyorlamam bu kadar:) karsit da olsa fikirlerini duymak isterim, tesekkurler.